“`html
Uluslararası ve yerel güçler tarafından şekillenen “yeni düzen”in Suriye boyutunda, 8 Aralık 2024 tarihinde başlayan dönüşüm süreci, 18 Ocak 2026’da Suriyeli Kürtlere bir rapid teslimiyet öneren önemli bir anlaşmayla yeni bir döneme girdi.
Bu yeni dönem, yalnızca Şam-Kamışlı ekseninde değil; Paris’te ABD’nin aracılığıyla gerçekleşen İsrail-Suriye görüşmeleri ve Türkiye’nin kuzeydeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, Suriye’nin egemenliğinin “merkezileşme” adı altında yeniden yapılandırıldığı bir durumu ortaya koyuyor.
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025 tarihinde imzalanan sekiz maddelik metin, 18 Ocak 2026’da ilan edilen 14 maddelik ateşkes ve tam entegrasyon anlaşması ile benzer hedeflere işaret ederken, iki belge arasındaki siyasal anlayışlar ve sahadaki yankıları açısından farklılık gösteriyor. Bir belgedeki dil mutabakat iken, diğeri anlaşma niteliği taşıyor. Bu ayrım, sadece hukuki bir ayrıntı değil; güç dengeleri, güvenlik riski ve hak güvenceleri açısından kritik bir öneme sahip.

Anlaşmaların Uygulama Süreci
10 Mart 2025 tarihli metin, SDG’nin Suriye devletiyle entegrasyonunu ve ülke toprak bütünlüğünü öne çıkaran sekiz maddeden oluşan bir çerçeve niteliğindeydi. Metnin temel başlıkları arasında “temsil/katılım”, “ayrımcılık yapmama”, “ülke genelinde ateşkes”, “kuzeydoğudaki sivil-askerî yapılar ile devlete entegrasyon” ve “yerinden edilenlerin geri dönüşü” gibi konular yer aldı.
Fakat, uygulamada bu metnin zayıf kalması, 2025 sonuna ulaşmayı hedefleyen planların sekteye uğramasına neden oldu ve bu süreç sahada askıya alındı.

Suriye Demokratik Güçleri ve Şam Yönetimi Arasında Anlaşma
10 Mart 2025
18 Ocak 2026 tarihli anlaşma ise “ateşkes ve tam entegrasyon” ifadesiyle duyuruldu ve 14 madde çerçevesinde daha kapsamlı hükümler içermekteydi: Tüm çatışma hatlarında derhal ateşkes; SDG’nin Rakka ve Deyrizor’dan geri çekilmesi; SDG mensuplarının orduya bireysel entegrasyonu; sınır kapıları ile petrol ve gaz alanlarının Şam yönetimine devri; Kobanî ve Haseke’ye “özel statü” düzenlemeleri gibi önemli maddeleri barındırmaktadır.
Özel statü konusuna da değinmek gerekir: Anlaşmanın ikinci maddesi, Deyrizor ve Rakka’nın idari ve askerî devri ile alakalı bilgi verirken; üçüncü maddesi Haseke’nin sivil kurumlarının devlete entegrasyonunu, yedinci maddesi ise bu bölgeye SDG’nin önerdiği bir valinin atanmasını öngörmektedir. Sekizinci madde ise Kobanî’deki ağır askerî unsurların geri çekilmesini, buna karşılık güvenliğin Suriye İçişleri Bakanlığı’na tabi bir “yerel polis gücü” tarafından sağlanmasını düzenlemektedir.

SDG ile Şam Arasında ‘Ateşkes ve Entegrasyon’ Anlaşması
18 Ocak 2026
Merkezileşme Süreci
18 Ocak sonrası, Kuzey ve Doğu Suriye’de çatışmaların yeniden tırmandığı, SDG’nin IŞİD’li tutukluların bulunduğu bazı hapishane ve kamp hatlarından çekildiği ve Kürt çoğunluklu bölgelerin (Kobanî ve etrafı / Haseke ve çevresi) bir “özsavunma” hattına dönüştüğü gözlemlendi.
İki metin arasındaki farklılığı belirginleştiren temel sebep ise masadaki asimetrik güç dengesi oldu: 10 Mart 2025’te imzalanan metin, Şam’ın ülkeyi toparlama isteği ile SDG’nin kazanımlarını korumak zorunda olduğu durumu dengelemeye çalışmakta iken, 18 Ocak 2026 metni sahadaki gelişmelerin etkisiyle “devlet otoritesinin geri kazanılması” vurgusu yapmaya yöneldi.

IŞİD Cezaevlerinden Firar ve Çatışmalar Kuzeydoğu Suriye’de Paniğe Yol Açıyor
21 Ocak 2026
Bu gelişim süreci; ABD’nin “yeşil ışığı” ile birlikte, SDG’nin bölgedeki Arap ortaklarının yanında yer değişiklikleri yaparak Rakka-Deyrizor hattından geri çekilmesiyle şekillendi. Sonuç olarak, Şam’ın kuzeydoğudaki kontrol alanını genişlettiği ve anlaşmanın SDG’nin saha hakimiyetini ciddi şekilde azaltarak, hızlı bir entegrasyon ve merkezileşme dayatması oluşturduğu bir tablo ortaya çıktı.
19 Ocak’ta Şam’da gerçekleştirilen görüşmelerin sonuçsuz kalması ise sadece müzakerelerin zorluklarından kaynaklanmıyor; aynı zamanda Şam’ın bu süreci “fetih ve zafer” anlatımı üzerinden sürdürme niyetini de gösteriyor. Geçici hükümete bağlı güçlerin ve düzensiz silahlı grupların Kürt çoğunluğa yönelik yönelimi, SDG açısından bir “varlık-yokluk” mücadelesine dönüştü. Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşanan “seferberlik” durumu, Kürtlerin bulundukları diğer bölgeleri de etkileyince, yeniden “ABD arabuluculuğu” ihtiyacı gündeme geldi.

Sınırın İki Yanı Ayakta: “Rojava’da Seferberlik İlan Edildi, Halk İnisiyatif Aldı”
20 Ocak 2026
Bu aşamada Şam, bir kez daha kâğıt üzerinde ateşkes ilan etti ve SDG’ye dört günlük bir görüşme süresi tanıdı. Buna göre, Suriye güçlerinin Haseke ve Kamışlı kent merkezlerine girmeyeceği, çevrelerinde konuşlanacağı, ayrıca Abdi’nin SDG’den Savunma Bakan Yardımcılığı için bir aday önereceği ve Haseke Valisi için bir isim, Halk Meclisi’nde temsil edilecek kişiler ve Suriye hükümet kurumlarında istihdam edilecek bir liste sunulması beklendiği duyuruldu.
Fakat yine de hem Kobanî çevresinde hem de Haseke etrafında düşük yoğunluklu çatışmalar ve insani kriz devam ediyor.
Ayrıca; ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın stratejisine de bir parantez açmak gerekiyor. Barrack’ın açıklamalarında entegrasyon “fırsat”, SDG’nin rolü ise “misyonunu tamamlamış” bir güvenlik ortağı olarak tanımlanıyor. Federalizme karşı “ulusal birlik” kavramını öne çıkararak, Şam’ın “uluslararası alanda tanınan merkezi rolüne” destekleyici bir söylem geliştirmektedir.

Suriye: Şam Yönetimi, SDG ile Çatışmalarda Dört Gün Ateşkes İlan Etti
20 Ocak 2026
Paris Temasları ve Nüfuz Paylaşımı
B tam da bu noktada, 18 Ocak’taki SDG-Şam anlaşmasının zamanlaması, Paris’teki İsrail-Suriye-ABD toplantılarıyla beraber değerlendirilmelidir. Paris’te 5-6 Ocak tarihlerinde gerçekleşen ABD gözlemindeki görüşmelerde, İsrail ve Suriye’nin istihbarat paylaşımı ve askeri gerilimi azaltmaya yönelik “ortak iletişim/koordinasyon mekanizması” kurduğunu duyurması, önemli bir gelişmeye işaret ediyor. Bu gelişmeler ışığında, Suriye’nin güneyinin İsrail’in ve kuzeyinin Türkiye’nin nüfuz anlayışları çerçevesinde şekillendiği sorusu gündeme geliyor. SDG-Şam anlaşması da bu büyük resmin bir parçası olarak değerlendirilmektedir: Şam, kuzeydoğuda “egemenlik devrini” hızlandırırken; ülkenin diğer bölgelerinde egemenlik, dış güvenlik görüşmeleri ve pratik nüfuz ayarlamalarıyla sınırlandırılıyor.
Burası, Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) Direktörü Rami Abdurrahman’ın ifadelerine de dikkat çekilmesi gereken bir nokta. Abdurrahman’ın, Eş-Şara’nın İran ile bir çatışma durumunda Lübnan’daki Hizbullah ve Irak’taki Haşdi Şabi’ye karşı savaşa girmeyi taahhüt ettiği iddiaları öne çıkmaktadır. İran merkezli gelişmeler bu iddiaların kısa-orta vadede geçerliliğinin belirleneceğini düşündürse de, öncelikle dikkatimizi yeniden Suriye’ye çevirelim ve kritik bir soru soralım: Paris’te güney sınırına dair oluşturulan güvenlik yapısı, kuzeyde Türkiye’nin fiili ağırlığı ve kuzeydoğuda hızlandırılan entegrasyon aynı anda ilerlerken, “ulusal birlik” düşüncesi gerçekten Suriye halkları için ortak bir gelecek inşa edebilir mi?
Gelecek süreçte barış mı, yoksa yeni bir şiddet döngüsü mü yaşanacak, belli başlı faktörler Şam’ın tutumuna bağlı olacak. Fakat Sahil Katliamı ve Süveyda krizi gibi olaylarla gösterilen durum ortada: İhlaller artmakta ve düzenli olarak kayda alınacak bağımsız bir izleme mekanizması eksikliği sürüyor. Bu boşluk, cezasızlığı besliyor ve ateşkesin yalnızca “kâğıt üzerinde” kalma olasılığını artırıyor.

SDG’yle Gerilimin Gölgesinde Eş-Şara’dan ‘Kürt’ Açılımı
17 Ocak 2026
Gelecek Aşamada Ne Olacak?
Bugün geldiğimiz aşamada bu sorunun yanıtını vermek oldukça zor: 18 Ocak Anlaşması hala sahada test edilmekte. Ateşkes ihlalleri, zorunlu göçe sebep olan saldırılar ve Kürt ile Arap toplulukları arasında düşmanlık yaratan olumsuz söylemler, anlaşmayı başından itibaren kırılgan hale getirmiştir.
Sonuç itibarıyla durum, şunu açıkça ortaya koymakta: Suriye’de “entegrasyon”, yalnızca idari ve askeri bir mesele değil; hakların güvence altına alınması, toplumsal güvenin inşası, adaletin sağlanması, yerel temsiliyet ve cezasızlıkla mücadele gibi konularla da doğrudan ilgilidir. Kalıcı barışın sağlanabilirliği, sözleşmelerin içeriğinden çok, sivillerin günlük yaşamında nasıl bir etki yaratacağı üzerinden değerlendirilecektir: Saldırılar sona erecek mi? Zorla yerinden etme durumu duracak mı? Yerel temsil gerçek olacak mı? IŞİD meselesi yeni bir felakete dönüşmeden çözüme kavuşturulabilecek mi?
Bu soruların yanıtı, yalnızca kâğıttaki maddeleri değil, sahada oluşturulacak kontrol, hesap verebilirlik ve hak güvence mekanizmalarını da kapsıyor.
(VC)
“`